Radikal /  BAHAR ÇUHADAR

'Panayır canlı bir organizma gibiydi'

Hazan Mevsimi-Bir Panayır Hikâyesi' filmiyle iyi eleştiriler alan yönetmen Mehmet Eryılmaz, artık gençlerin hiç bilmediği, ticaretin, eğlencenin, sosyalleşmenin alanı olan kasaba panayırlarına uzanıp, düş kırıklıkları yaşayan insanların hüzünlü hikâyelerini anlatıyor

BAHAR ÇUHADAR

İSTANBUL - En son ne zaman gerçek bir panayıra gittiniz? Şöyle cümbüşlü, gürültülü, dev lunapark oyuncaklarının da, dansçı kızların şenlendirdiği çadırların da olduğu ama bir köşede kuzuların da bekleştiği bir 'cin pazarına'? Kelimenin gerçek anlamıyla 'tükenmiş', kalanları da eski örneklerinin naif havasına oranla hayli değişmiş olan panayırları, yönetmen Mehmet Eryılmaz, geçtiğimiz cuma vizyona giren ilk uzun metrajlı filmi 'Hazan Mevsimi-Bir Panayır Hikayesi'nde hatırlatıyor.
İmzasını attığı başarılı belgesellerden sonra, panayırı fon alıp, bir yandan kaybolan bir geleneği, bir yandan da iki tutunamayanın aşkını yansıtıyor perdeye Eryılmaz. Sinema eleştirmenlerinin övgüyle bahsettiği, ancak Antalya Altın Portakal'da 'gizli' ön jüriye takılıp yarışma hakkı bile kazanamayan 'Hazan Mevsimi'nde Eryılmaz, benimsediği sanat anlayışından, yani temele insanı almaktan sapmıyor. Eryılmaz'la filmini ve panayırları konuştuk.
Yıllarınızı belgesele verdikten sonra 'Hazan Mevsimi' nasıl çıktı ortaya, 'Artık vaktidir...' mi dediniz?
Sinemacı her film türünü yapabilir, ama belli türleri kendine daha yakın bulabilir. Türkiye'nin ekonomik, sosyal, siyasal ortamları bağımsız film yapmama müsait olmadı. Yoksa televizyon dramaları yaptım. Sinema filmi anlamında da aldığımız terbiye, sinemanın önce bir sanat olarak algılanmasıydı. Belgesele yoğunlaşırken de Türkiye'de pek üzerinde durulmayan insan portreleri üzerine belgesel çekmeye başladım. Tuncel Kurtiz gibi bir oyuncudan, Nazım Hikmet gibi bir şaire, Bekir Sıdkı Sezgin gibi bir müzik adamına devam eden portreler... Sinema anlayışımın temelinde insan odaklı bir yapı olduğu için sinemayı birbirinden ayırt etmiyorum. Geleceğin sinemasında, belgeselin hayata yakınlığı oranındaki dramaların sinema sanatını daha da yükseltecek bir tarz olarak görüyorum.
Filmde de bahsettiğiniz o belgesel tadı hissediliyor zaten...
Daha önce panayır belgeseli çektiğim için, ortamını, insanlarını iyi biliyorum. Bana 'Film hangi panayırda çekildi?' dediklerinde hoşuma gidiyor, çünkü tek bir panayır gibi algılanıyor. Aslında dört panayırda çekildi. Panayırlar çok daha kültürel olgular. Hem eğlencenin olduğu, hem ticaretin yapıldığı, kadının erkeğin birbirini gördüğü... Çatalca Belediye Başkanı 'Ben karımı panayırda tanıdım' dedi mesela.
Film de yedi-sekiz yaşlarındayken gittiğim Çatalca panayırırı hatırlattı...
1987-88'de iyiydi orası. Ama Çatalca da artık kalmadı. Bayramiç, Ezine, Pehlivanköy ağırlıklı olarak yaptım çekimleri. Panayırlar çok kısa süreli olduğu için takip etmek zor. Panayırlar, ağaların himayesinde yönetiliyor. Şu anda en büyük, en meşhur panayır Pehlivanköy'de kuruluyor. Zaman zaman Çanakkale Ezine ve Bayramiç'te de olabiliyor. Manisa, İzmir civarlarında da oluyor bazen.
Bir panayır öyküsü çekmek kafanızda bekleyen bir proje miydi?
80'lerin sonunda, Çatalca'da panayır belgeselini çektikten, oradaki hayat tarzını gördükten sonra düşündüm. O tantananın içinde bir hayat yaşanıyor. Orada evlilikler, düğünler, sünnet düğünleri gördüm. Çadırda zifaf gecelerinden tutun doğumlara kadar... Seyyar bir hayat var. Bu insanlar nasıl yaşıyor, diye merak ettim. Bu meraktan yola çıkarak bir hikâye yazdım. Baktım ki panayırlar bitiyor, bunu bir an evvel yapmalıyım diye düşündüm. Yine de Kültür Bakanlığı'nın desteği olmasaydı bağımsız bir iş yapmak anlamında zorlanırdım.
O curcuna içinde, ön tarafta bir anlamda 'tutunamayan' insanların öyküsünü anlatıyorsunuz. Şarkıcı Nurşen de öyle, yol işçisi Cemal de...
Cemal geçici yol işçisi. Avrupa'ya gitmek istemiş, gidememiş. O kız, sevdiğiyle kaçtığı için ailesi tarafından dışlanmış. Geri dönememiş. Bugün Türkiye'de her şeyin çürümeye doğru gittiği ortamda panayırlar da zaten artık yok oluyor. İzleyicinin de algılarının değişmesi anlamında, klişelerden uzak olup hem de görmedikleri bir ortamı görsünler istedim. Bugünün gençleri zannetmiyorum ki bir panayır görsün. Oysa yaşayan bir canlı organizma. 'Heyt be cin pazarı mübarek!' diyor ya filmde bir oyuncum, bu kendi lafım. Atlar koşturuyor, motosikletler var, kuzular kesiliyor, kızlar oynuyor...
Nurşen'le Cemal'in tutunamayış öyküsü, hayatta neye tekabül ediyor.
Mal mük sahibi olmakla, iş sahibi, işsiz olmakla, sevgilisi olup yalnız olmakla alakalı bir şey değil. Kimse içinden geçirdiklerini gerçekleştiremiyor. Hele ki, Türkiye'nin şu anki sosyal konumunda hepimiz çok daha fazla yaşıyoruz aslında bu tutunamama hikâyesini. Ben bir resmi gösteriyorum. 'Diken üstündeyim, hüzün duyuyorum' diyorum. İnsanların mutluluğa hakkı var, yaşamaya, çalışmaya, sevinmeye, sevişmeye, bir arada olmaya, kahramanım Cemal'in düşü gibi; büyük büyük masalarda yemekler yemeye, büyük aileler gibi... Bu tutunamama duygusunun şu anki yetişkin kesimde daha yoğun hissedildiğini düşünüyorum.
Çekimlerden sonra nasıl bir iz kaldı sizde?
Oradaki acıyı hissettim. Finalde Cemal kamyonun arkasından giderken yanan çöplerin, elbiselerin olduğu sahne vardır. O kadar yoksul insanlar ki, ikinci üçüncü el topladıkları şeyleri panayırda satmaya çalışıyorlar. Bunları alan insanlar var. Satamadıklarını da giderken yakıyorlar... O kadar içim acıdı ki... 'Hazan Mevsimi' projenin adıydı ama panayırın kendisi de aslında hüzün dolu... Bebekler geceleri dondurucu soğukta çadırlarda kalıyorlar. Bende kalan bir hüzün duygusu aslında.
Nuri Bilge Ceylan'ın da desteği var, nasıl bir etkisi oldu filme?
Biz 20 yıldır dünya sinemasını bir anlamda ciddi olarak takip eden bir grubun içerisindeyiz. Nuri Bilge 'Sinemayla ilgili benim için asıl önemli olan okuldan öğrendiklerimden çok, bir arkadaşımın setiydi. Mehmet Eryılmaz'ın 'Seviyorum, Ergo Sum'un setiydi' demiş bir ropörtajında. Malum orada da Bilge benim başrol oyuncumdu. Sinemaya birlikte başladık diyebilirim, o filmde kullandığımız kamerayı, Bilge sonra satın aldı, 'Kasaba'yı onunla çekti. Türkiye'de video yokken, Bilge bize filmler, kitaplar getirtirdi. Bilge'yle beslenirdik çoğu kez, Bresson'lar, Ozu'lar, Tarkovski'ler 20-25 yıl önceden gündemimizdeydi. Kendi hayat arkadaşlığımız içinde bir de sinema arkadaşlığımız vardı hep. Bilge beni hep zorluyordu, uzun metraj için 'Ne zaman yapacaksın' filan diyordu. Bir de Metin Erksan'ın çok zorlaması oldu, onun öğrencisiyim ben Mimar Sinan'dan. Bu filmde de Bilge'nin senaryo aşamasından montaja değerli katkıları oldu.
Anlatabileceğim bir hikayenin fırsatını bulduğumda, her yıl bir film de çekebilirim. Hiç çekmeyedebilirim de. Sinema olmazsa olmaz bir şey değil benim için. Sanatla ilgili iki tane sahiplendiğim cümle var: En önemli sanat eseri insan. En önemli sanat da yaşama sanatı. Sonuçta bunun içinde sinema ne kadar yer alırsa, o kadar olacak.
Başka hikâyeler var mı?
Çok var, ilk sırada 'Abla' diye bir projem var. Yine insan ruhuna ait bir hikâye. Muhtemel oyuncularım Arsen Gürzap, Talat Bulut ve yine Zümrüt Erkin olacak. Bir abla ile evden kovulmuş erkek kardeşin yıllar sonra hesaplaşması. 1950'li, 60'lı yıllara flashbackler var. Uluslararası proje ortamlarında çok ilgi gördü, Türkiye'de de pek işlenmemiş özel bir konu...